Eyal Weizman yazdı: Gazze’de ‘takas oranı’

Eyal Weizman1

1956 baharında, Nakba’dan sekiz yıl sonra, bir grup Filistinli fedai Gazze’yi İsrail devletinden ayıran yegane hendeği geçti. Hendeğin bir tarafında 200 bini civardaki bölgelerden sürülmüş mülteciler olmak üzere 300 bin Filistinli, diğer tarafında ise bir avuç yeni İsrail yerleşimi bulunuyordu. Nahal Oz kibutzuna girmeye çalışan Filistinli savaşçılar, güvenlik görevlisi Roi Rotberg’i öldürdüler. Cesedini yanlarında Gazze’ye götürdüler, ancak Birleşmiş Milletler’in (BM) müdahalesi üzerine geri verdiler. Dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Moshe Dayan, bir düğün için yerleşim yerindeydi ve ertesi akşam Rotberg’in cenaze töreninde anma konuşması yapmak istemişti. Rotberg’i öldüren adamlardan bahsederken, “Bize duydukları nefretten neden şikayet edelim ki? Sekiz yıldır Gazze’deki mülteci kamplarında oturuyorlar ve bir zamanlar kendilerinin ve atalarının yaşadığı toprakları ve köyleri gözlerinin önünde nasıl vatanımıza dönüştürdüğümüzü görüyorlar” dedi. Bu, günümüz İsrailli politikacılarının artık ifade etmekten çekinecekleri şekilde, Filistinlilerin neleri kaybettiğinin bir kabulüydü. Ancak Dayan geri dönüş hakkını savunmuyordu: Konuşmasını İsraillilerin kendilerini, İsrail’in ‘sınır yerleşimleri’ dediği şeyin önemli bir rol oynayacağı kalıcı ve acı bir savaşa hazırlamaları gerektiğini söyleyerek bitirdi.

Yıllar içinde, mevzubahis hendek; 2018-19’da iki yüzden fazla Filistinli göstericinin vurularak öldürüldüğü ve binlercesinin yaralandığı 300 metrelik bir tampon bölge, birkaç kat jiletli tel örgü, yer altına uzanan beton duvarlar, uzaktan kumandalı makineli tüfekler gibi tahkimatlar ve gözetleme kuleleri, güvenlik kameraları, radar sensörler ve casus balonlar gibi gözetim ekipmanlarından oluşan karmaşık bir sisteme dönüştü. Bunun ötesinde, bir kısmı Gazze Zarfı2 olarak bilinen bölgeyi oluşturan sivil yerleşimlerin yakınında ya da içinde bulunan bir dizi askeri üs yer alıyor. 7 Ekim’de Hamas, koordineli bir saldırıyla bu birbiriyle bağlantılı sistemin tüm unsurlarını hedef aldı. Tel örgülere en yakın yerleşim yeri olan Nahal Oz, saldırının odak noktalarından biriydi. ‘Nahal’ terimi sınır yerleşimlerini kuran askeri birliği ifade ediyor. Askeri üs olarak kurulmuş olan Nahal yerleşimlerinin çoğunlukla kibbutz tipi sivil köylere dönüşecekleri öngörülmüştü. Ancak bu dönüşüm hiçbir zaman tamamlanmadı, bazı köy sakinlerinin yeri geldiğinde muhafızlık görevini de üstlenmesi bekleniyor.

“Sahipsiz topraklar”, 1948’deki sürgünlerden sonra, İsrailli planlamacıların Siyonist yerleşimci projesinin planını tasarladıkları boş sayfa idi. Projenin baş mimarı, Walter Gropius ve Hannes Meyer’den eğitim alıp 1931’de Filistin’e yerleşen ve burada toplu konutlar, işçi kooperatifleri, hastaneler ve sinemalar inşa eden Bauhaus mezunu Arieh Şaron’du. İsrail devleti kurulduğunda David Ben-Gurion onu Planlama Dairesi’nin başına getirdi. Mimarlık tarihçisi Zvi Efrat, ‘Siyonizmin Nesnesi’ (The Object of Zionism-2018) adlı kitabında, Şaron’un imar planının, modernist tasarımın güncel ilkelerine dayanmanın ötesinde, başka amaçları da olduğunu anlatıyordu: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelen göçmen dalgasına ev sağlamak, Yahudi nüfusunu merkezden çevreye taşımak, sınırı güvence altına almak ve mültecilerin geri dönüşünü daha da zorlaştırmak için bölgeyi işgal etmek.

1950’lerde ve 1960’larda Şaron’un imar planı ve halefleri, o zamanlar ülkenin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturduğu belirtilen ‘sınır bölgelerinde’, tarımsal yerleşim kümelerine hizmet eden bölgesel merkezlerin veya ‘kalkınma kasabalarının’ inşa edilmesine yol açtı. Bu kalkınma kasabaları Kuzey Afrika’dan gelen ve fabrika işçisi olarak proleterleştirilecek olan Yahudi göçmenlere -Yahudi Araplara- ev sahipliği yapacaktı. Kibutz ve moshav3 tipi tarımsal yerleşimler, çoğunluğu Doğu Avrupalılardan oluşan, işçi hareketinin öncü üyeleri içindi. Dayr Sunayd, Simsim, Najd, Huj, Al Huhrraqa, Al Zurai’y, Abu Sitta, Wuhaidat gibi Filistin köyleri ile Tarabin ve Hanajre Bedevi aşiretlerine ait toprakların üzerine, Sderot ve Ofakim kalkınma kasabaları ile Be’eri, Re’im, Mefalsim, Kissufim ve Erez kibbutzları inşa edildi. 7 Ekim’de bu yerleşimlerin hepsi hedef alındı.

İsrail’in 1967’deki işgalinin ardından hükümet, Gazze’deki Filistinli nüfusun yaşadığı başlıca merkezler arasında yerleşimler kurdu. Bunların en büyüğü Mısır sınırındaki Refah yakınlarında bulunan Gush Katif’ti; İsrail kolonileri toplamda Gazze topraklarının yüzde 20’sini kaplıyordu. 1980’lerin başında Gazze ve çevresindeki bölge, Mısır’la yapılan barış anlaşmasının ardından Sina’dan tahliye edilen çok sayıda İsrailli yerleşimciyi de barındırmaya başladı. Bölgenin etrafındaki ilk tel örgüler, ‘barış sürecinin’ zirvesi olarak addedilen 1994 ve 1996 yılları arasında inşa edildi. Gazze artık dünyanın geri kalanından izole edilmekteydi. Filistinlilerin direnişi sonucunda, 2005 yılında İsrail’in Gazze’deki kolonileri boşaltıldığında, tahliye edilenlerin bir kısmı Gazze sınırlarına yakın yerleşimlere taşınmayı tercih etti. Kısa bir süre sonra ikinci ve daha gelişmiş bir çitleme sistemi tamamlandı. Hamas’ın Gazze’de iktidarı ele geçirmesinden bir yıl sonra, 2007’de İsrail, gıda, ilaç, elektrik ve benzin gibi yaşamsal malzemelerin girişini kontrol ederek ve sınırlayarak topyekûn bir kuşatma başlattı. İsrail ordusu bu yoksunluğu Gazze’deki hayatı neredeyse tamamen durma noktasına getirecek bir seviyede tutmakta. BM’ye göre 2008’den bu yılın eylül ayına kadar 3500 Filistinlinin ölümüyle sonuçlanan bir dizi bombalama harekatıyla birlikte kuşatma, daha önce eşi benzeri görülmemiş ölçekte bir insani felakete yol açmakta: sivil kurumlar, hastaneler, su ve hijyen sistemleri zar zor çalışabiliyor, elektrik ise günün sadece yarısında verilebiliyor. Gazze nüfusunun neredeyse yarısı işsiz ve yüzde 80’inden fazlası temel ihtiyaçlarını karşılamak için yardıma muhtaç durumda.

İsrail hükümeti Gazze çevresindeki yerleşimlerde yaşayanlara cömert vergi indirimleri (örneğin gelir vergisinde yüzde 20 indirim) sunuyor; bu yerleşimlerin birçoğu çit hattına birkaç kilometre uzakta bulunan ve hatta paralel uzanan bir yol boyunca dizilmiş durumda. Gazze Zarfı, sınıra 10 km mesafe içerisinde toplamda 70 bin nüfusa sahip 58 yerleşimi kapsıyor. Hamas’ın iktidara gelmesinden bu yana geçen on yedi yılda, zaman zaman Filistinlilerin roket ve havan topu atışlarına ve İsrail’in birkaç mil ötedeki bölgeyi bombalamasına rağmen yerleşimcilerin sayısı artmaya devam etti. Tel Aviv bölgesinde yükselen emlak fiyatları ve bölgenin açık tepeleri (emlakçılar buraya ‘Kuzey Negev’in Toskana’sı’ diyor), orta sınıf yerleşimcilerin bölgeye akın etmesine yol açtı. Çitin diğer tarafındaki koşullar ise, bölgenin artan refahıyla ters orantılı şekilde kötüleşti. Yerleşimler, Gazze’ye dayatılan kuşatma sisteminin merkezi bir parçasıdır, ancak bu yerleşimlerin sakinleri Batı Şeria’nın dindar yerleşimcilerinden farklı olma eğilimindedir. İsrail solunun kısmi körlüğünü de gösterir biçimde, Negev’deki bazı yerleşimciler barış hareketi içerisinde yer alıyor.

7 Ekim’de Hamas militanları kuşatma ağının birbirine bağlı unsurlarını yarıp geçtiler. Keskin nişancılar yasak bölgeyi gözleyen kameraları vurdu. İletişim kulelerine el bombaları attılar. Roket yağmurları radar sahasını iş göremeyecek duruma getirdi. Savaşçılar tel örgülerin altından tünel kazmak yerine karadan ilerlediler. İsrailli nöbetçiler ya onları göremedi ya da gördüklerini hızlı bir şekilde haber veremediler. Savaşçılar tel örgüleri keserek ya da patlatarak, onlarca delik açtı. Filistinli buldozerler bu gedikleri genişletti. Bazı Hamas militanları sınırı geçmek için yamaç paraşütü kullandı. Binden fazlası askeri üslere saldırdı. Kör ve sessiz kalan İsrail ordusu savaş alanını net bir şekilde tasavvur edemedi ve birliklerin bölgeye intikali saatler aldı. İnternette inanılması güç görüntüler ortaya çıktı. Filistinli gençler, bisikletlerin ya da atların üzerinde, dedelerinden duydukları ama artık tanınmayacak kadar değişmiş olan topraklara doğru savaşçıları takip etti.

Üslerden sonra yerleşim yerleri geldi ve daha önceki hiçbir şiddetin haklı gösteremeyeceği katliamlar yaşandı. Aileler evlerinde yakıldı ya da vuruldu. Savaşçılar toplamda yaklaşık 1300 sivil ve asker öldürdü. İki yüz kişi esir alınıp Gazze’ye götürüldü. İsrail, onlarca yıldır yerleşimlerin sivil ve askeri işlevleri arasındaki ayrımı silikleştirmeye çalışıyordu ancak şimdi bu ayrım İsrail hükümetinin hiç de tasarlamadığı şekillerde belirsizleştirilmiş durumda. Gazze Zarfı’nın yaşayan duvarının bir parçası haline getirilen sivil halk, kötünün de kötüsüne maruz kaldı. Ne kendilerini askerler gibi savunabildiler ne de siviller gibi korundular.

Harabeye dönmüş yerleşimlerin görüntüleri İsrail ordusuna uluslararası toplum nezdinde bir serbestiyet sağladı ve daha önceki seferlerde ona mani olmuş her türlü kısıtlamayı ortadan kaldırdı. İsrailli politikacılar açık ve imhacı bir dille intikam çağrısında bulundu. Yorumcular Gazze’nin ‘yeryüzünden silinmesi gerektiğini’ ve ‘Nakba 2’nin zamanının geldiğini’ söyledi. Likud Partisi’nden bir Meclis üyesi, Revital Gottlieb bir tweet attı: “Binaları yıkın!! Ayrım gözetmeden bombalayın!! Bu iktidarsızlığı bırakın. Yeteneğiniz var. Dünya çapında meşruiyetimiz var! Gazze’yi dümdüz edin. Merhamet göstermeyin!”

Çatışma nasıl sona ererse ersin, Hamas iktidarda olsun ya da olmasın (ki ben ilki için bahse girerim), İsrail, mahkumları takas etme konusunda pazarlık yapmaktan kaçınamayacaktır. Hamas için başlangıç noktası, şu anda İsrail hapishanelerinde bulunan ve çoğu yargılanmadan idari tutuklu olarak tutulan altı bin Filistinli olacaktır. İsraillilerin esir alınması, 75 yıllık çatışma boyunca Filistinlilerin silahlı mücadelesinde merkezi bir yer tutmuştur. FKÖ ve diğer gruplar, rehineler aracılığıyla İsrail’i Filistin ulusunu zımnen tanımaya zorlamayı amaçlamıştır. İsrail’in 1960’lardaki pozisyonu, Filistin halkı diye bir şey olduğunu inkar etmekti; bu da FKÖ’yü onların meşru temsilcileri olarak tanımanın mantıken imkansız olduğu anlamına geliyordu. Bu inkâr aynı zamanda Filistinli savaşçıları uluslararası hukuka göre meşru savaşçılar olarak tanımaya ve dolayısıyla Cenevre Sözleşmeleri uyarınca onlara savaş esiri statüsü vermeye gerek olmadığı anlamına da geliyordu. Esir alınan Filistinliler, 11 Eylül sonrası dönemin ‘yasadışı savaşçıları’ gibi yasal bir belirsizlik içinde tutuldular.

Temmuz 1968’de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) bir El-Al uçağını kaçırıp Cezayir’e indirerek, Filistinli mahkumların serbest bırakılmasını amaçlayan bir dizi uçak kaçırma eyleminin fitilini ateşledi. Cezayir olayı 22 İsrailli rehinenin 16 Filistinli mahkumla takas edilmesine yol açtı, ancak İsrail hükümeti ortada herhangi bir anlaşma olduğunu reddetti. On altıya karşılık yirmi iki: bu takas oranı uzun süre devam etmeyecekti. Eylül 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgalinin ardından Ahmed Cibril’in FHKC-Genel Komutanlığı üç İsrail Savunma Kubbetleri (IDF) askerini esir aldı; üç yıl sonra Cibril antlaşması olarak bilinen antlaşma ile İsrail ve FHKC nihayet esir takası konusunda uzlaştı: 1150 Filistinli mahkuma karşılık üç asker. Hamas tarafından 2006’da esir alınan Gilad Şalit’in serbest bırakılması için 2011’de yapılan anlaşmada takas oranı Filistinliler açısından daha da avantajlıydı: Tek bir İsrail askerine karşılık 1027 mahkum. Bu türden daha pek çok anlaşma yapmak zorunda kalacağını öngören İsrail, gelecekteki takaslar için elindeki kozları arttırmak amacıyla, reşit olmayanlar da dahil olmak üzere daha fazla Filistinliyi keyfi olarak tutuklamaya başladı. Ayrıca herhangi bir takasın parçası olarak iade edilmek üzere Filistinli savaşçıların cesetlerini dahi elinde tuttu. Tüm bunlar, bir sömürgecinin hayatının, sömürgeleştirilenlerin hayatından bin kat daha değerli olduğu algısını güçlendiriyor. Bu hesaplama kaçınılmaz olarak, insan ticaretinin tarihini akla getiriyor. Ancak burada takas oranı, Filistin direnişi tarafından, derin yapısal sömürgeci asimetriyi tersine çevirmek için tedavüle sokulmakta.

Her devlet, askerlerinin ve vatandaşlarının esir alınmasına farklı şekillerde yaklaşır. Avrupalılar ve Japonlar genellikle gizlice esir takası yapar ya da fidye pazarlığı yürütür. ABD ve Birleşik Krallık ise kamuoyu önünde pazarlık yapmayacaklarını ya da esir alanların taleplerine boyun eğmeyeceklerini iddia eder ve buna her zaman sıkı sıkıya bağlı kalmasalar da, bir kurtarma operasyonu mümkün görünmüyorsa eylemsizliği ve sessizliği tercih eder. Bu ‘ehven-i şer’ olarak görülür ve askeri oyun teorisyenlerinin ‘tekrarlanan oyun’ dediği şeyin bir parçasıdır: her eylem muhtemel uzun vadeli sonuçlarına göre değerlendirilir ve bir esirin serbest bırakılmasını sağlamanın faydası, takasın gelecekte daha fazla asker veya sivilin esir alınmasına yol açma ihtimali ile mukayese edilir.

Bir İsrailli rehin alındığında ailesi, arkadaşları ve destekçileri sokaklara dökülerek serbest bırakılması için kampanya başlatır. Çoğu zaman hükümet bunu kabul eder ve bir anlaşma yapar. İsrail ordusu, serbest bırakılan esirlerin, özellikle de üst düzey komutanların yarattığı güvenlik riskine ve Filistinli savaşçıların daha fazla rehine almasını teşvik etme ihtimaline işaret ederek, genellikle hükümete takas anlaşması yapmama tavsiyesinde bulunur. Hamas’ın şu anki lideri olan Yahya Sinwar, Şalit anlaşmasında serbest bırakılmıştı. Bu tür takaslara karşı önemli sivil kampanyalardan biri, bunları ‘laik-liberal’ İsrail toplumunun kırılganlığının bir tezahürü olarak gören, dindar yerleşimci hareketi Gush Emunim tarafından yürütülmüştü.

1986 yılında, Cibril anlaşmasının ardından İsrail ordusu, bir İsrail askerinin düzensiz bir silahlı güç tarafından ele geçirilmesi halinde uygulanmak üzere tasarlanmış gizli bir operasyon emri olan tartışmalı Hannibal Direktifi’ni hazırladı. Ordu bu yorumu reddetse de, bu İsrail askerleri tarafından, esir alınmadan önce silah arkadaşını öldürme yetkisi olarak anlaşıldı. 1999 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Shaul Mofaz bu politikayı şöyle açıklamıştı: “Bunu söylemenin getirdiği tüm acılara rağmen, öldürülen bir askerin aksine kaçırılan bir asker ulusal bir sorundur.”

Ordu, direktifin adının bir bilgisayar programı tarafından rastgele seçildiğini iddia etse de bu manidar bir isim. Kartacalı general Hannibal Barca M.Ö. 181 yılında Romalıların eline düşmemek için kendini öldürmüştü. Bundan otuz yıl önce Romalılar da benzer bir kararlılık göstermişlerdi: Hannibal Cannae zaferi sırasında esir aldığı askerler için fidye almaya çalıştığında, Senato hararetli bir tartışmanın ardından bunu reddetmiş ve esirler infaz edilmişti.

1 Ağustos 2014 tarihinde, Koruyucu Hat Operasyonu olarak bilinen Gazze saldırısı sırasında, Filistinli savaşçılar Refah yakınlarında bir IDF askerini esir aldı ve Hannibal Direktifi yürürlüğe girdi. Hava kuvvetleri askerin götürüldüğü tünel sistemini bombaladı ve bombardımanda aralarında ailelerin de bulunduğu 135 Filistinli sivil hayatını kaybetti. Ordu o günden sonra yönergeyi rafa kaldırdı. Ancak Gazze’nin şu anda ayrım gözetmeksizin bombalanmasıyla, hükümet sadece Gazze halkını eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma maruz bırakmakla kalmıyor, aynı zamanda ölü esirleri pazarlığa tercih etme ilkesine de geri dönüyor gibi görünüyor. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Hamas’ın ‘esirler meselesini çok ciddiye almadan acımasızca’ vurulması çağrısında bulundu. İsrail’in BM Büyükelçisi Gilad Erdan ise “Rehineler yapmamız gerekeni yapmamıza engel olamayacak” dedi. Halbuki bu savaşta Gazze’deki sivillerin ve esir alınan İsraillilerin kaderi, her iki halkın kaderi gibi birbirine sıkı sıkıya bağlı.

1 Eyal Weizman’ın ve London Review of Books’un izniyle yayınlanmıştır.

2 ‘Gazze Zarfı’, Gazze Şeridi’nin hemen sınırında yer alan İsrail yerleşim bölgelerini adlandırmak için kullanılan bir ifade.

3 Küçük çiftliklerden oluşan kooperatif temelli yerleşimlere verilen ad.


Yazının orijinali London Review of Books sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Maddi Estetik Araştırma Kolektifi)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x